İstanbulTürkiye

Ayasofya’nın Kısa Tarihi

Ayasofya'nın Kısa Tarihi

Hıristiyan ve İslam mabetlerine ev sahipliği yapan Ayasofya, yüzyıllara meydan okuyan dik duruşuyla, İstanbul’un 1. tepesine konumlanmış en güzide eserlerden birisidir. Hikayesi 4. yüzyılda başlayan bu mabet, birkaç defa yerle yeksan olmuş, ancak tekrar tekrar inşa edilerek ve sağlamlaştırılarak günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Gelin yüzlerce yıl kendisine bakanları büyüleyen bu mabedin hikayesine hep birlikte göz atalım.

Pagan Tapınağından Kiliseye

Hıristiyanlık öncesi pagan Roma’nın İstanbul’da birkaç tane tapınağı olduğu bilinmektedir. Bugün Ayasofya’nın olduğu alanda da günümüze hiçbir kalıntısı kalmayan Artemis Tapınağı vardı. Yavaş yavaş Hıristiyanlığa teveccüh gösteren Roma’nın başkentinde artık pagan mabetlerinin yerini kiliseler alıyordu. Ayasofya da pagan mabedleri üzerine inşa edilen kiliselerin en büyüğü ve en ihtişamlısı oldu.

Birinci ve İkinci Ayasofya’nın Hikâyesi

Yıkılan Artemis tapınağının olduğu bu yer paganizmin düşüşe geçmesiyle birlikte yerini bir kiliseye bıraktı. İlk olarak 15 Şubat 360 yılında İmparator Konstantios, buraya ahşaptan bir kilise inşa etti ve adına da “Büyük Kilise” anlamına gelen “Magna Ecclesia” dendi. 404 yılına gelindiğinde İmparatorun eşi ve patrik arasında yaşanan anlaşmazlıklar sonucu çıkan isyanda, ahşaptan yapılma kilise isyancılar tarafından yakılarak ortadan kaldırıldı. Ömrü elli yıl bile sürmeyen bu mabedden günümüze maalesef hiçbir kalıntı kalmadı.

Birinci kilisenin ortadan kaldırılmasından sadece on bir yıl sonra II.Thedosius, 10 Ekim 415’te ikinci Ayasofya’nın inşaatını tamamladı. Günümüz Ayasofya’sından oldukça farklı bir mimariye sahip olan bu kilise de 13 Ocak 532’de çıkan ünlü Nika Ayaklanması sonucu yakılarak ortadan kaldırıldı. Bu kilisenin kalıntıları 1935 yılında Alman Mimar Shnider tarafından yapılan kazılarla ortaya çıkarıldı. Bugün Ayasofya’nın giriş kapısına doğru yöneldiğinizde solunuzda kalan koyun kabartmalı kayalar işte bu kazı çalışmaları sonrası ulaşılan ikinci kilisenin kalıntılarıdır. Hz. İsa’nın havarilerini simgeleyen bu koyunlar, kilisenin geçmişine ışık tutmaya devam ediyor.

Yüzlerce Yıla Meydan Okuyan Büyük Mabet: Ayasofya

Nika isyanından güçlenerek çıkan I.Justinianus, iktidarını ve gücünü gösteren büyük bir kilise inşa etmeye karar verdiğinde eserin bugünlere kadar ulaşacağını tahmin eder miydi bilinmez ama eşsiz bir mabet yapmayı plânladığı kesindir. Aslında mimar olmayan Aydınlı Anthemios ve Sökeli İsidoros’a “Bana öyle bir eser inşa edin ki Süleyman Mabedini geçeyim” dediği rivayet edilir.

27 Aralık 537 yılında tamamlanan Ayasofya’nın inşaatı hiç de kolay olmadı ve ilklerin uygulandığı bir mabet olarak tarihte yerini aldı. İlk defa devasa bir kubbenin iki yarım kubbeyle desteklenme fikri Ayasofya’da uygulandı. Ancak yarım kubbeler ana kubbeyi taşımada tek başına yeterli olmayacağından kubbenin ağırlığını kolonlara aktaran, bugün üzerinde dört melek figürü olan, üçgen formda pandantifler eklendi. Bunlar o zaman için oldukça yenilikçi mimari kullanımlardı.

56 metre yüksekliğe inşa edilecek 31,7 metre çapındaki ana kubbenin çökmemesi için kullanılan materyaller hafif olmalıydı. Ancak mevcut tuğlaların ağırlığı tehlike oluşturuyordu. Mimarlar bunu sağlamak adına ilk olarak yeni bir tuğla icat etmek zorunda kaldılar. Rodos’tan elde edilen materyallerle o dönemin tuğlalarından on iki kat daha hafif, suyun üzerinde dahi yüzebilen bir tuğla ürettiler. Yeni tuğlalara eşlik edecek olan harç için de yeni bir formül gerekiyordu. Bunun için de oluşabilecek çatlakları zaman içerisinde kendi kendine dolduran bir harç üretildi. Eser inşa edilirken eski medeniyetlerin inşa ettikleri yapılardan da birçok sütun devşirildi. Efes, Artesmi, Kizikos ve Balebek yerleşimlerinden buraya taşınan sütunlar, Ayasofya’ya bambaşka bir hava kattı.

Tüm bu mimari yeniliklere ve hesaplamalara karşın yapımı biraz aceleye geldiği anlaşılan Ayasofya’da birçok sorun da mevcuttu. İlk olarak eseri daha görkemli hâle getirmek için merkez kubbenin iki yakasına birer koridor inşa edildiğinden, kolonlar gerektiği kadar kalın yapılamamış, ağırlığa dayanamayan bazı sütunlar yamulmuştur. Kubbe, daha henüz inşaat aşamasındayken kasnağından kaymış, eser bittikten birkaç sene sonra da kubbe tamamen yıkılmıştır. Yıkılan kubbe İsiodoros’un aynı ismi taşıyan yeğeni tarafından tekrar ama bu sefer daha çok pencere olacak şekilde inşa edilmiştir. İlerleyen yıllarda eser kaymaya başlayınca Bizans döneminde ilk payandalar doğu-batı kısmına inşa edilerek yapı sağlamlaştırıldı. Fakat asıl sorun oluşturan kısım kuzey-güney hattında olduğu Mimar Sinan tarafından anlaşılınca mabede sekiz adet payanda daha eklendi.

Ayasofya’da Latin Egemenliği

Osmanlı Devleti İstanbul’u fethetmeden önce Doğu Roma Devleti, İstanbul’u büyük ölçüde değersizleştiren bir Haçlı istilasına sahne oldu. Takvimler 1204 yılını gösterdiğinde Venedik Dükü Henrikus Dandolo’nun finanse ettiği Katolik Haçlılar, İstanbul’u işgal edip 57 yıl bu şehri yönettiler. Ciddi katliamların ve yağmaların yaşandığı bu yıllarda Ayasofya da olanlardan nasibini aldı. Latinler Ayasofya’yı yağlamalarken içeriye atlarıyla girmişler, söylenenlere göre Ortodoksları aşağılamak için içeride dansöz oynatmışlardır. Hatta seferin finansörü Dandolo, kendisini Ayasofya’nın “Sinot” kısmına defnettirmiştir.

Ayasofya’da Türk İzleri

29 Mayıs 1453’te İstanbul, Osmanlı Devleti tarafından fethedildi. Askerin üç gün yağma hakkı olmasına rağmen Fatih Sultan Mehmet, Ayasofya’nın yağmalanmasına müsaade etmedi. Hatta tıpkı Hz.Muhammed (sav.) Mekke’yi fethettiği zaman “Kabeye sığınanlar kurtulmuştur…” dediği gibi “Ayasofya’ya sığınanlar kurtulmuştur.” dediği söylenir.

Türklerin karşılaştığı Ayasofya, eski ihtişamlı günlerini arar bir vaziyetteydi. Fatih Sultan Mehmet Ayasofya ile yakından ilgileniyordu. Doğu Roma’nın en büyük kilisesi fethin bir nişanesi olarak Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye çevrilerek yapıya ahşap bir minare eklendi. Daha sonra II.Bayezid ahşap minarenin yerine tuğladan bir minare yaptırdı. II.Selim zamanında bir, III.Murat zamanında ise iki minare daha eklenerek minare sayısı dörde yükseltildi.

Türk mimari anlayışındaki külliye mantığı Ayasofya’ya da uygulandı. Ayasofya’da yeni binalar yapılarak bunlara ve camiye gelir getirecek akarlar inşa edildi. Yapıya mahfil, minber, müezzin mahfili, kürsü, kütüphane, şadırvan, sübyan mektebi, aşhane ve imarethane eklendi.

Aynı zamanda II.Selim, III.Murat, III.Mehmet’in Türbeleri yapı dışına inşa edilip, ruhi sıkıntılardan mustarip olduğu bilinen I.Mustafa ve Sultan İbrahim yapının vaftizhanesine defnedildi. Görenleri kendisine hayran bırakan Ayasofya’daki padişah türbeleri bugün dahi Türk mimarisinin ve sanatının en güzel türbe örneklerinden olduğu kabul edilir.

Külliyeden Müzeye

Uzun süre ayakta kalmasını sağlamlaştırma ve restorasyon çalışmalarına borçlu olan Ayasofya, Osmanlı Devleti döneminde de birçok kez tamirattan geçti. II.Mahmut’un yaptırdığı kapsamlı tamiratın üzerinden kırk yıl geçtikten sonra Şeyhülislam Mekkizade Mustafa Asım, varisi olmayan servetinin tamamını Ayasofya’nın tamirata aktardı. Buradan gelen gelirle İsviçreli mimar Gaspare Trajano Fossati tarafından 1847-49 yılları arası Ayasofya’da geniş bir çalışma yapıldı. Yapılan çalışmalarla birlikte üzerleri örtülmüş olan mozaiklerin bazıları ortaya çıkarıldı ve resmedildi.

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle 1930-35 yılları arası Ayasofya restorasyon çalışmalarından dolayı halkın girişine kapatıldı. Bu çalışmalar esnasında yeni mozaikler gün yüzüne çıkarıldı. 1 Şubat 1934 yılına gelindiğinde ise Ayasofya müzeye dönüştürüldü. Mozaik ve restorasyon çalışmaları ilerleyen yıllarda da aralıklı olarak devam etti.

Yeniden Ayasofya Cami

Ayasofya uzun bir süre müze olarak kalsa da tekrardan cami olmasını isteyenlerin sayısı hiç de az değildi. Bu nedenle ilk defa 8 Ağustos 1980’de hünkâr mahfili kısmı ibadete açılsa da kısa süre sonra restorasyon çalışmaları nedeniyle kapatıldı. 10 Şubat 1991’de hünkâr mahfili bir kez daha ibadete açıldı. Ayasofya’nın tamamen camiye çevrilmesi konusundaki ilk dava 2005 yılında görüldü ancak bir netice alınamadı. Tekrar açılan davalar neticesinde 24 Temmuz 2020’de Ayasofya’nın ilk katı tekrardan camiye dönüştürüldü. İkinci kat ise hâlâ müze olarak kullanılmaktadır.

Ayasofya’nın Mozaikleri Yazımız İçin Tıklayın

Ayasofya’nın Özel Eser ve Mekanlarını Keşfetmek İçin Tıklayın

Ayasofya’nın Hat Eserlerini Keşfetmek İçin Tıklayın

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu